Yazı Arşivi |
Söyleşi: Mutlu Dirlik
Sinemanızın gücü senaryoya dayanıyor. Çiçek Abbas ve Züğürt Ağa senaryolarınız bunun en iyi kanıtı. İyi filmin kendini senaryo aşamasında belli ettiği düşüncesine katılıyor musunuz?
Elbette, bizim ekol senaryoya belki diğer tüm dönemlerden daha fazla önemsemiş bir grup. Ben Ertem Eğilmez ile başladım sinemaya, onun yanında başladım. Orada bu iş senaryo ile başlar ve senaryo ile biterdi. Hatta senaryo da değil; önce öykü tasarımı, arkasından tretman, arkasından da senaryo. Bununla ilgili olarak zamanımızın çoğunu bir filmi oluştururken senaryoya verirdik. Çünkü Yeşilçam’ın standartları bellidir. Ne kadar günde ne kadar film çekilir bellidir, onun dışına pek çıkamazsınız. Ama işte bu 15-20 günde çekilen filmlerin senaryosunun çok doğru ve güçlü olması gerektiğini zaten o dönemlerde Ertem Eğilmez çok düşünmüştü ve üzerine çok konuşuyorduk. Bu okulun içinde yaptığımız işleri test etme fırsatını da bulduk. Yani kimi zaman bazı filmlerimizi aşağı yukarı benzer öyküler taşırdı, aynı oyuncular oynardı ama bunların içinde kimisi çok başarılı olurdu, kimisi o kadar başarılı olmazdı. Oturup bunun üzerine düşündüğünüz zaman şu noktaya varıyorsunuz; birinin senaryosu diğerininkinden daha iyi. Buradan yola çıkıp harcı tuğlası yerli yerinde ve yeterli olmayan bina nasıl yıkılırsa, kendine göre matematiksel yapısı olması gereken senaryoda yapılan hata ile aynı şekilde yıkılıveriyordu. Tabi filmi de beraberinde çekip götürüyordu. İşte bu alıştırmalar, konuşmalardan ve geçen yılların ardından şimdi bunu terk etmemiz mümkün değil, senaryo dedik durduk ve bunu hep söyleyeceğiz.
Yurtiçinde ve yurtdışında özellikle Muhsin Bey ile tanındınız. Aradan geçen zamanın ardından siz kendi filminizi nasıl buluyorsunuz?
Çok önemli değil benim bu filmi nasıl bulduğum çünkü bir filmi yaparsınız biter, o sizden çıkar artık. Önce seyirciyle, ondan sonra da tarihin içinde kendisine bir yer bulmaya çalışır. Bu nedenden dolayı yaptığım işlerle ilgili olarak da “şunu şurada buluyorum…” falan demeyi hem sevmiyorum, hem de uygun bulmuyorum. Bunun değerlendirilmesi başkaları tarafından yapılmalı diye düşünüyorum. Onların değerlendirmelerinin doğruluğu ya da yanlışlığı da önemli değil ama yapanın bu konuda konuşması bana uygun gibi gelmiyor.
Sinemanızı nasıl tanımlıyorsunuz?
Cevabım yine aynı, kendimi ve sinemamı tanımlamak istemiyorum. Tanımlama işini başkalarına bırakıyorum. Ben bir senaryo yazıyorum, sonra gidip onu film yapıyorum. İyi ya da kötü bir şey çıkıyor ortaya. Tanımlar, kavramlar, tasnifler başkalarının işi.
Türk sineması çıkışını auteur sineması ile gerçekleştirebilir mi?
Türk
sinemasının çıkışıyla neyi kastettiğimize bağlı. Sinema
salonlarının birbiri peşi sıra açıldığı, seyircilerin
sinemalara koştuğu, kendi sinemasından büyük zevk aldığı sinemayı mı
En sevdiğiniz yönetmenler, oyuncular ve filmler?
Bu konuda hiç düşünmedim, kimi seviyorum diye. Filmi gördüğünüz zaman tekrar hatırlamaya başlıyorsunuz o kişiyi. Sinema tarihinden o kadar çok film seyrettim ve o kadar çok yerli, yabancı yönetmenle karşı karşıya kaldım ki birini atlasam diğerine ayıp olacak; fakat sayısı çok. Sinemayı çok sevdiğim için sinema yapan insanlara karşı özel ilgim vardır. Bu nedenden dolayı 40 filmin içinden 5 filmi seçmek gibi “Peki ya diğerleri ne olacak?”. Şerif Gören’i severim, Zeki Ökten’i de severim. Halit Refiğ’i, Metin Erksan’ı, Yılmaz Güney’i severim. Bu şu anlama geliyor, kimi filmlerini severim. Çünkü yapmış olduğumuz filmler içinde biz daha öne çıkaran ya da seyreden kişinin ruhuna daha fazla hitap eden şeyler vardır. Mesela Nuri Bilge Ceylan iyi bir yönetmen, farklı bir açıdan bakıyor. Bir defa saymaya başlayınca herkesi saymaya başlıyorsunuz. Yani Sürü filmini nasıl unutabiliriz? Onu çeken Zeki Ökten’i? İşte bunun gibi, Atıf Yılmaz; onun birçok filmini sayabiliriz. Son derece başarılı, sinemamıza çok şey katmış bir insan. Bunun yanı sıra yaptığı işi sevmediğim de bir çok yönetmen var.
Türk Sinemasının dünü, bugünü ve yarını hakkında kısaca bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Yanıtı son derece girift ve uzun bir soru. Dünü iki aşamada düşünebiliriz; bunlardan ilki halk sineması, halkla bütünleşen tek sanat sinemadır gözüyle bakan bir dönem vardır. Bu dönem 50’ler, 60’ların sonu, fakat daha sonra değişik nedenlerden dolayı seyircinin kaçıp gittiği bir dönem var. Televizyona gidiyor, videoya gidiyor. Bir takım krizler yaşanıyor ve dünü içinde de o seyirciyle büyük işbirliği kurduğu dönemlerde de bir sektör olma özelliğini maalesef yaratamadı. Sermaye, üretim ve pazarlama gibi ve buna benzer kendisini sanayi yapan unsurları bünyesinde barındırmadığı için geleceğini görmediği için bu konuda yeterli ve bilgili kişiler işin içinde olmadığı için bu güzel dönem geçti gitti. Ardından bir çöküş yaşandı. Çöküşün ardından bireysel yönetmen ve yapımcı dönemi başladı. Bu dönemde gerek Kültür Bakanlığı olsun, gerek değişik noktalardan sermayeyi oluşturan yardımları alabildiler. Bu yardımlarla artık seyirciyle bağ iyice koparılmış oldu. Yani “Bir yerlerden para buluyorum, o parayla bu filmi yapıyorum; bu filmi yaptığıma göre kendi dünya görüşümü ve kendi sanat anlayışımı ortaya koyarım.” Şeklinde bir dönem yaşandı 85-90 yılları gibi. Dünün son dönemlerinde buna bugünler dersek, sinema iyice sessiz kaldı. Sinema seyircisi yok oldu. Karanlık içindeki pis kokular içindeki sinema salonları yapayalnız kalıverdi. Derken Amerikan filmleri Türkiye’de gösterilmeye başlandıktan sonra sinemalar yeniden canlandı. Bazı Türk filmleri “ben de varım” demeye başladı. Arabesk olsun, Amerikalı, İstanbul Kanatlarımın Altında olsun “seyirci tamamen kaçar halde değilmiş; demek ki bazı filmler yapılırsa seyirci itibar ediyormuş” dedirten aşağı yukarı bugünler diyebileceğimiz böyle bir dönem başladı. Özellikle bazı filmler çok iş yaptı ve yapımcısında para kazandırdı. Bu kazanılan para başkalarının iştahını açtı. Böylece tekrar seyircili, Post-Yeşilçam dönemi diyebileceğimiz dönem başladı. Bu seyircili film yapma dönemi eş zamanda sinema sanatına yakışır filmler yapma isteğinde olanlar bir arada yürümeye başladılar. Bu bence iyi bir dönem. Yarına buradan geçebiliriz. Benim söylediğim şey, ticari sinema ve auteur sinema birlikte yürümelidir, birbirinden etkilenmeli ve beslenmelidir. Birbirini yadsıyarak, yok sayarak değil. Bir arada yaşamayı öğrenerek birlikte ortak bir sinerji bile yaratabilirler. İşte bu noktada, yarının sineması benim temenni ettiğim ve tariflediğim şekliyle auteur sinemasıyla Türk sineması yükselebilir mi sorusunun cevabının içinde duran döneme sanki geliyoruz. Asmalı Konak yapılırken tamamen Batı standartlarındaki pazarlama yöntemlerinden yararlanılıyor. Vizontele 2, Gora filmleri de aynı şekilde. Bunlar tamamen çok yüksek sayıda seyirciyi hedefleyen filmler. Ama öte yandan bakıyorsunuz, Nuri Bilge Ceylan yapıyor, hiç böyle endişesi yok. O kendi seyircisini kendi yaratıyor ve kendi seyircisinden son derece memnun. O da olmalı, diğeri de olmalı. Böylelikle daha şenlikli bir alan haline gelecek Türk sineması.
Görüntü yönetmenliği ile ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Bir filmin yönetmeni filmin her şeyiyse, görüntü yönetmeni her şeyin her şeyidir. Ben görüntü yönetmenini her zaman önemsedim. Sonuçta bizim kafamızda var olan her şeyi perdeye aksettiren birinci kişi. Tabii artık sesçi de önem kazandı. Görüntü yönetmeninin teknik bilgisinin çok yüksek noktada olması lazım. Yönetmen bir yere kadar kendisini idare edebiliyor. Teknik konuda yönetmenin 2-3 asistanıyla oturup yapılan yanlışlar üzerinde düzeltme olanağı var. Görüntü yönetmeni böyle değil. Çalışma biçimi son derece matematiksel, bilimsel. Işık, renk, gölge bütün bunları yönetmenin kafasındaki şekliyle aksettiren kişidir. Bu nedenden dolayı kamerayı çok iyi bilen, tekniği çok iyi bilen ya da doğru ışıkçıyla çalışan kişi anlamına geliyor. Bizim sinema tarihimizdeki siyah beyaz dönemde çok iyi siyah beyaz çeken görüntü yönetmenlerimiz vardı. Başta benim hatırladığım K.İliadis idi. Renkli döneme geçildiği anda bir bocalama içine girildi. Çünkü renkli filmde ona hazır labarotuvar yoktu. Renkli film siyah beyaza nazaran çok pahalıydı. Yapımcılarımız star sistemi içinde bütün parasını stara veriyor, geri kalan üç otuz parayı da filmin yapım maliyeti olarak bir kenara ayırıyordu. Yani filmi film yapan, kalitesini oluşturacak unsurlardan feragat edip bu paraları starlara veriyorlardı. Dolayısıyla görüntü yönetmenlerimiz de zorlu dönemlerden geçtiler. Yine de Türk Sinemasını görsel anlamda belli bir yere taşıma isteğini hep duydular. Kimi zaman onca malzeme yokluğu içinde bunu başardılar.
Sizi en iyi yansıtan Yavuz Turgul filmi?
Bilmiyorum; siz söyleyin.
Pekiyi, çok teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ederim bu güzel söyleşi için.