Yazı Arşivi

   

Propaganda Kızı: Riefenstahl

 

Arkadin                                                                                           

Çeviren: Burak Benk


Yaratıcı dehaya sahip yönetmenler, herhangi birini kaybetmeyi göze alabilecegimiz kadar cok degiller. Tabii, mesela, Dreyer’in filmlerini birbirinden ayiran veya Sternberg’in edimsiz/ürünsüz geçirdigi yılları hesaba katarak aksini de düsünebilirsiniz.
Bambaska, politik nedenlerle (temelde, Triumph of the Will ile kazandigi Nazi propagandasi ünü nedeniyle) Leni Riefenstahl yirmi yildir film yapmiyordu. Fakat artık, nihayet, yeni bir film çekiyor. Simdilerde kurgusuyla uğraştığı filmi, eğitim ve asimilasyonun eşiğinde geleneksel yapılarınıi sonsuza kadar kaybetme tehlikesiyle yüzyüze olan, Sudan’daki Nuba kabilesinin yaşamı hakkında renkli çekilmiş bir belgesel. En sonunda, üzerinde çalışmakta olduğu bazı materyalleri görmek (ki muhteşem görünüyorlardı) ve sıradışı kariyeri hakında konuşmak için, efsanevi Bayan Riefenstahl ile tanişma firsatına Münih’te eriştim. İşte, kısaca, tüm olanları nasıl algıladığı üzerine söyledikleri.

Triumph of the Will  hakkında: “Hitler, iktidara geldikten kisa bir süre sonra beni çagirip, Parti Kongresi üzerine bir film istedigini anlatti ve filmi benim çekmemi istedi. Ilk tepkim, bu tarz bir isin yapilma biçimi veya Parti örgütlenmesinin isleyisi hakkinda hiçbir fikrim olmadigi için yanlis görüntüleri çekerek kimseyi memnun edemeyecegimi söylemek oldu. Hatta, bir belgesel çekebileceğimi varsayarak söylüyordum bunları, ki daha önce çekmişliğim de yoktu. Oysa Hitler, bu iş için beni uygun görmesinin nedeninin tam da bu olduğunu söyledi: Çünkü, kimi insanların, grupların ve diğer unsurların göreli önemi hakkında fikri olan biri ayrıntıcı ve kesin bir film yapabilecekken, onun istediği bu değildi. O, kongreyi, uzman olmayan birinin gözüyle, sanatsal olarak tatmin edici görüntülerle göstermek istiyordu denebilir. Politikaya ilgisi olmayan izleyiciye de cazip gelecek, onu etkileyip harekete geçirecek bir film istiyordu. 

“Bu biçimiyle, Parti içinden birçok karşı çıkışla yüzyüze gelebileceğimi söylediğimde beni olumladı; ama beni bundan koruyacağini ve filmi tümüyle herhangi bir müdahale olmadan çekebileceğimi söyledi. Kongre iki-üç hafta sonra gerçekleşeceği için o yıl çekime hazırlanacak vaktim yoktu; fakat en azından hissiyatını yakalayabilmek için Victory of Faith adında kısa bir röportajını yaptım.

“Ve ardından, gelecek yıl için hazirlanmaya başladım. Hitler, müdahale olmaması konusunda sözünü tuttu; hatta kendisi bile bir kere dışında müdahale etmeye yeltenmedi. O da Wehrmacht (Silahli Kuvvetler) ile ilgiliydi. Özellikle etkileyici görünmüyorlardı. Üstelik geçit töreni esnasında onlar geçerken yağmur da yağmıştı; bunun üzerine ben de o çekimleri filmin bitmiş halinde kullanmadım. Fakat durum bir şekilde Hitler’in kulağına gitti ve bunun sorun yaratacağını söylemek için beni çağırttı. O görüntüleri bir sekilde koyamaz mıydım? Hayır, dedim, materyal kötüydü ve doğru görünmezdi. O halde, diye önerdi, onları tatmin etmek için Wehrmacht’in tarihi hakkında bir girizgah ekleyemez miydim? Uçağın bulutların içinden gelişini gösteren bu güzel ve yavaş girişi tasarlamıştım ve başka bir görüntünün filmi katledeceğini düşünüyordum, bu yüzden hayır dedim. ‘Peki, Leni,’ dedi Hitler, ‘istediğin gibi yap; sana söz verdim. Ama seni uyarıyorum, buradan çıkacak sorundan seni koruyamam.’ Duyduklarım hoşuma gitmemişti, ama ne olursa olsun filmimi hiç kimse için mahvetmeyecektim; işte bu yüzden tüm filmde Wehrmacht ile ilgili tek bir çekim yoktu.

“Tabii ki bununla ilgili birçok sorun çıkıt -Goebbels zaten benden nefret ediyordu ve bu isimi zorlaştırıyordu-; ama sonunda Hitler, durumu düzeltmek için özellikle Wehrmacht üzerine bir film çekmeyi kabul etmemi önerdi. Son politik filmim olması düşüncesiyle ve bunda anlaşarak kabul ettim. Birkaç gün içinde Day of Freedom isimli kısa bir film çektim ve artık herkes memnundu, özellikle de ben, çünkü iyi bir iş çıkmıştı. Görünen o ki film tümüyle ortadan kayboldu, ki çok yazık oldu, çünkü ben onu tümüyle sıkı, dinamik bir kurgunun ürünü olarak görüyorum, ki muhtemelen de yaptığım en iyi şey odur.”       

Penthesilea hakkında: “Bu gerçekten de tüm kariyerimin en büyük hayal kırıklığıdır. The Blue Light’tan beri hep Kleist’in trajedisini filme çekmeyi düşlemişimdir, kısmen oyuncu olarak -ümitsizce oynamak istediğim bir bölümdür- ama asıl yönetmen olarak. Fakat, öncelikle Triumph of the Will, sonra da Olympiad ile hedefimden saptırıldım. Nihayet tüm hazırlıkları tamamladığım 1939 yılındaysa savaş çıktı ve ertelenmek durumunda kaldı, bu kez sonsuza kadar. Oysa tümü aklımda kuruluydu, ki hala da öyle. Bildiğim kadarıyla şimdiye dek hiç kimse, büyük bir şiirsel metnin ciddi olarak filmini yapmaya gerçekten kalkışmadi. Anlatmaya çalıstığım sey, hem filmin hem de şiirin hakkını tamamıyla verecek bir film yapmak. Bence Olivier’nin Shakespeare filmleri bayağı hayal kırklıklığına uğratıcıdır, çünkü önce birini sonra diğerini kurban ederek bocalar -simdi bir parça Shakespeare, simdi bir parça sinema, simdi yine bir parça Shakespeare. Orson Welles muhtesem görüntüler çizer; ama onun filmleri, Shakespeare’in kendisi olmaktan çok Shakespeare tarafindan önerilmiş opera veya baleler gibidir.              

“Bana göre hepsi göreli yogunluklarla ilgili. Herhangi bir şiirsel metin, değişken elektrik akımında olduğu gibi, dalga hareketi tarzında bir gelişim gösterir: en yüksek şiirsel yoğunluk durumuna ancak bir veya iki satırda, veya en fazla bir konuşmada ulaşir, sonra düşer, ardından yine yükselir. Bir film de görsel olarak aynı biçimde hareket eder: izleyiciyi güzellik ve ihtişamla boğamazsınız; bunun için, bir sahnenin görsel ifade gücünü bir nevi doruk noktasına kadar yogunlaştırır, daha sonra tekrar yükselmek üzere sönmesine izin verirsiniz. Yapılması gereken, bu iki dalga hareketini karşılaştırıp oransal olarak birbirlerini dengelemelerine bakmaktır. Bu, kelimenin tam anlamıyla sağlam bir filmin nasıl olması gerektiğiyle ilgili temel unsurlardan birisidir: ritm her şeyin temelindedir. 

Penthesileayi doğal bir çevrede, ama onu tümüyle gerçekdışı bir şekilde kullanarak sahnelemek istedim. Bazı görüntüler oldukça ayrıntılı olacaktı; zarif bir biçimsellikle, antik duvar süslemeleri ruhuyla tasarlanmış görsellik ve onu kuşatan, muazzam büyüklüğü ve ürpertici güzelliğiyle bir ay veya alev alev yanan, engin ve destansı bir güneş. Metnin şiirsel yoğunluğu arttıkça, en müthiş satırların yer aldığı sahnelerin görsel yoğunluğu azalacak ve belki de herşey, sadece ana hatlarıyla, yalın betimlenen iki görünüme indirgenecekti. Penthesilea baş yapıtım, kariyerimin tepe noktası olabilirdi...”

Ama tabii o da, pek çok savaş ertesi projesi gibi hiçbir yere varmadı -çağdas giyimli, kayakları üstünde bir Penthesilea olan The Red Devil; Cocteau’nun yazacağı ve iki karakteri de oynayacağı Voltaire and Frederick; çekimlerine başlanan, ama Bayan Riefenstahl’ın bir otomobil kazasında yaralanmasıyla sona eren, kölelik hakkında bir belgesel olan Black Cargo; The Blue Lightin, The Red Shoes ile paralellikleri olan bale tarzı bir yeniden çevrimi. Ancak şimdi, nihayet 1954’te kurgulanan ve yayınlanan son filmi Tieflandi çekişinin yirmi yıl ardından, bu kez gerçekten işinin başında.