Yazı Arşivi

 

Ömer Kavur: Genç Yönetmenlere İnanıyorum!
 

Söyleşi: Mutlu Dirlik 
 

Sinema eğitiminizi Fransa’da almış olmak sinema diliniz ve anlayışınız  üzerinde nasıl bir etki yaptı?

Fransa’da sinema eğitimi görmüş olmam benim üzerimde çok farklı denebilecek bir etki yaratmadı fakat Fransa’nın kendisi bir etki yarattı. Paris o dönem gençlik hareketlerinin , 68 olaylarının yer aldığı  bir yerdi. Liseyi bitirip gitmiş bir genç için çok farklı  düşüncelerle, çok farklı bir kültür ve sanat anlayışıyla karşı karşıya kalmamı ve dünyaya çok başka bir pencereden bakmamı sağladı ve bunu okul değil, Paris’in kendisi yani yaşamın kendisinin yaptığını söylemek mümkün. Bizde yasak olan fikirler orada özgürdü, bizde yasak olan davranışlar orada serbestti. Bütün bunları gözlemlemek, görmek, bir ölçüde yaşayabilmek, anlayabilmek benim gibi sanıyorum o dönemde Fransa’da bulunan bütün Türk gençlerini etkileyen ve hayata farklı bakmalarını sağlayan bir tecrübeydi.

Yönetmenliğinizin ilk yıllarında belgesele yönelmenizin ardında nasıl bir gerekçe var? Üstelik bu filmleriniz (İzmir, Atatürk, Ankara) hemen hiç bilinmiyor.

Türkiye’ye döndüğümde bir büyük kuruluşun yan şirketi olan tanıtım filmleri yapan, reklam filmleri yapan bir şirkette çalışıyordum. Aslında belgesellerden çok tanıtım filmleri çekiyorduk. O zamanlar her hafta sinemalarda ‘aktüalite filmleri’ gösteriliyordu. Saydığınız üç belgeselin yanı sıra Boğaz köprüsünün  (başlangıcından bitimine kadar) yapımı, Çevre Yolu, Haliç Köprüsü gibi belgesellerim de var.  Bunların bir bölümü sinemalarda gösterilirdi. 10-15 dakikalık belgesellerdi bunlar.  Boğaz köprüsü belgeseli  karayolları için yapılmıştı, TRT’de gösterildi. Tabii bunlar, tanıtım için ve belli bir müesseseye yönelik yapılan çalışmalardı; gerçek anlamda belgesel sayılır mı sayılmaz mı tartışılabilir.

Refik Halit Karay’dan Yatık Emine ve Yusuf Atılgan’dan Anayurt Oteli’ni uyarladınız. Edebiyat ve sinema ilişkisini artıları ve eksileriyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Refik Halit Karay uyarlaması benim ilk çalışmam; profesyonel anlamda ilk senaryo çalışmam. Turgut Özakman’ın orada büyük bir katkısı oldu senaryo yazarken çünkü iki defa sansür senaryoyu reddetmişti. Turgut Beyle yaptığımız çalışmayla bu sağlanabildi. Benim tercihimden çok bana önerilen bir projeydi. O bakımdan bugün aynı proje ile karşılaşsam yapıp yapmamakta biraz tereddüt geçiririm açıkçası. Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” ise okuduğum andan itibaren yapmayı çok arzu ettiğim bir projeydi. İkisi arasında böyle bir fark olduğunu söyleyebilirim. Edebiyat uyarlamaları konusuna gelince, uyarlamaya girişen kişinin –ki o kişi sinemacıysa- yazarıyla bir ruh örtüşmesi içerisinde olması gerekir. Yani kendisi yazar olsaydı benzer şeyleri yazabiliyor olması, dünyaya benzer bir şekilde bakabiliyor olması gerekir diye düşünüyorum. Ki sinemaya uyarlanan o eser gerçekten bir yönetmen kimliğinin aidiyeti içerisinde olsun, aksi halde salt bir uyarlama olarak kalıyor. Profesyonel bir iştir, kabul ediyorum ama yazarın ortaya koyduğu ve bir romanda belkemiği  diyebileceğimiz temel  şeyi oluşturan o  yazının ruhunu  algılayamamışsa, paylaşamamışsa o zaman yapay bir şey olarak kalıyor. Çoğu uyarlama da bu nedenle fevkalade başarısız oluyor. Defalarca Dostoyevski, Tolstoy uyarlamaları yapıldı.  İyi yönetmenler tarafından yapıldı fakat sinemaya aktarımında ne kadar başarısız olunduğunu defalarca gördük. Olağanüstü iyi bir yönetmen olmasına  rağmen –belki dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri- Visconti’nin Camus uyarlaması, Visconti adına bir fiyaskodur.  Çünkü kanımca Visconti’nin dünyası ile Camus’nün dünyası örtüşmüyordu. Yazarlarla yönetmenin dünyaya bakışlarının benzerliği, duyumsadıklarının örtüşmesi ve bir ruh birliğinin kurulması edebiyat uyarlamasının başarısında önemli diye düşünüyorum.

Anayurt Oteli, Türk sineması tarihinde bir auteur sineması örneği olması yönüyle uluslar arası tanınmışlığı olan önemli filmlerden biri. Politik veya popüler sinema karşısında auteur sinemasının şansını nasıl görüyorsunuz?

Ben kendimi öyle görmüyorum hemen belirteyim.  Ama auteur sineması politik olmaz diye bir şey bana doğru gelmiyor. Politik olan fakat yine de kendi kimliğini ortaya koyabilen nice sinema adamlarının yapıtları var. O bakımdan auteur sinemasının politikadan soyut olduğunu düşünmek yanlış olur. Belki doğrudan doğruya politik bir mesaj vermemektedir ama auteur sineması neticede kişisel bir dünyanın yansımasıdır. Bu kişisel dünyanın yansımasında mutlaka yönetmenin dünyaya bakışı  söz konusudur, bu da politika içerir. Apolitik demek mümkün değil. Ticari sinemaya gelince –ki sorunun doğru kısmı bence bu- bunlar zıt kutuplardır. Büyük kitleleri harekete geçirmek, eğlendirmek, zaman zaman onlara iyi şeyler vermek ama zaman zaman da onları biraz sömürmek için yapılan tecimsel bir sinemadır. Bunun gerçekten çok başarılı örnekleri vardır. Hem sanatı hem popülariteyi bir araya getiren nadir de olsa örnekler vardır.  Ama netice itibariyle çıkış noktası tecimseldir.  Bu iki sinema –auteur sinema ve ticari sinema- bana göre birbirini tamamlayan iki sinemadır.  Biri olmadan diğerinin varlığından sözetmek pek mümkün değil. Kaldı ki biri diğerinin alternatifini oluşturur. Sadece popüler sinemanın olduğunu düşünecek olursak insanlar eğlenirler ama düşünmek isterlerse alternatifi yoktur. Sadece sanatsal filmlerin, kişisel filmlerin olduğu bir ortam bir dönem için iyi ama ondan sonra çok sıkıcı olmaya başlar. Bu nedenle iki sinemanın varlığını korumak gerek; çünkü birbirlerini tamamladığına inanıyorum.

Yönetmenlerimiz arasında Milano’dan Montreal’e, Venedik’ten Bastia’ya çeşitli festivallerde kazanmış olduğunuz ödüllerle yurt dışından en çok tanınanlardan birisiniz.  Özellikle Gizli Yüz’ün sağladığı referansın ardından neden yurt dışında çalışmadınız acaba?

Hiç düşünmedim. Yurtdışında çalışmak için bir neden görmüyorum. Ayrıca yurtdışından çalışabilmek için gittiğiniz yerin kültürünü çok iyi tanıyor olmanız gerekir. Yabancı olarak yaptığınız işte ne kadar başarılı olabilirsiniz o bir soru işareti. Kaldı  ki böyle bir imkanı kimse size gümüş tepside sunmaz. Sinema biraz da ilişki işi, tanınmış olmanın getirdiği temaslar sonucu ortaya çıkan iştir. En azında bir sanat çevresinin içinde olmanız gerekir. Yabancı bir ülkede nasıl zorluklarla karşılaşabileceğinizi tahmin edebilirsiniz. Yabancı bir yönetmene yatırım yapar mı  yapımcılar, zor bir iştir. Bunu yapanlar, başarılı olanlar var. Açıkçası ben kendi topraklarımda çalışmamı sürdürmeyi daha uygun görüyorum.  Çünkü daha faydalı olacağımı düşünüyorum. En azından kendi sinemamızı yurt dışında tanıtma imkanı daha çok gibi geliyor bana. Ama gerçekten inandığım bir proje olursa, bana yakın olduğunu düşündüğüm  bir proje olursa tabii ki çalışabilirim. Bizde bunu en iyi başaran Ferzan Özpetek.  Uzun yılardır orada yaşayan, oranın kültürünü özümsemiş biri. Yarı İtalyan yani öyle kabul etmek gerek. Ama şansını çok iyi kullandı ve çok başarılı işler yaptı.

Sinemanızı  nasıl tanımlıyorsunuz? Dönemlere ayırmaya çalışırsanız nasıl ayırırsınız?

Kendi sinemamı  tanımlama konusunda pek aydınlatıcı olabileceğimi sanmıyorum. Az da olsa bir dönem Yeşilçam’ın istekleri doğrultusunda işler yaptığımı söyleyebilirim. Bunlar içerisinde çok başarılı olanlar da var, olmayanlar da ama neticede o anlayış çerçevesinde gerçekleştirilen filmlerdi. Amansız Yol ile başlayan Anayurt Oteli, Gece Yolculuğu ile devam eden süreç ise başka bir sinema anlayışı ile çalıştığım bir dönem. İnandığım, kendime yakın bulduğum temaların işlendiği bir sinema ve bunu sürdürmeye çalışıyorum.

Sizin dünyanızı  en iyi yansıtan Ömer Kavur filmi hangisi?

Bunu söylemek çok zor. En kişisel filmim, gönül bağımın olduğu filmim hangisi derseniz kendi adıma bir ilk olduğu için Gece Yolculuğu diyebilirim. Ama Anayurt Oteli, eser bir başkası tarafından yazılmış olsa bile yakınlık kurabildiğim, duyumsayabildiğim, ruhunu çok iyi anladığımı sandığım ve filmde de böyle iç içe bağların olduğu bir film. Ondan sonraki filmlerimde de yani Orhan Pamuk ile olan çalışmamda da her ne kadar onun dünyasını yansıtıyorsam da bana ait çok şeyler olduğuna inanıyorum. Ama hangisi en yakını? Anayurt Oteli, Gece Yolculuğu ve son filmim Karşılaşma diyebilirim.

Türk sinemasının dünü, bugünü ve yarını  hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?

Türk sineması  bu ülkenin geçmişte en önemli belki de tek eğlence kaynağıydı. Televizyonlar da yabancı filmler de bu oranda ilgi görmemekteydi. Rakipsiz olması nedeniyle de geniş yığınları sinema salonlarına çekmeyi başarabildi. O dönem içerisinde yapılmış olan çok başarılı ürünler var. Ama genelde popüler bir iş olduğunu söylemek mümkün. Yani insanların özellikle  az gelirli kesimin orta sınıfın devamlı takip ettiği, müdavimi olduğu bir sinemaydı. Ve kendine göre işleyen  bir mekanizması vardı. Fakat maalesef Türk sineması o kazançlı dönemlerinde ciddi bir biçimde altyapısına yatırım yapmadı. Bu nedenle de önce televizyon furyası, sonra yabancı filmlerin gelmesi, video furyası ve televizyon kanallarının çoğalması sonucu rekabete dayanamadı.  Çünkü öyle bir güç ne bir alt yapı oluşturabildi ne de bir sermaye birikimi oluşturabildi. Elde edilen bütün kazançlar başka alanlara aktarılmaktaydı ve bunun sonucunda her ülkede olduğu gibi Amerikan sineması, Türkiye’de pazarı ele geçirdi. Bizim sinemamızda yılda üretim 150-200 civarındayken, birdenbire geçen yıl  15’e kadar düştü. Artık Türk sinemasından en azından bir piyasa olarak söz etmek mümkün değil.  Öyle bir sinema kalmadı. Münferit bir takım insanların kendi gayretleri sonucu ortaya koyduğu filmlerden söz etmek mümkün. Bu yıl bu sayının 30’a çıktığı söyleniyor ki bu olumlu bir gelişme. Bazı filmlerin popüler sinema adına en azından –çok yüksek rakamlara ulaştığı söyleniyor ki en büyük Amerikan  filmleri bile o rakamların yanına yaklaşamıyor. O zaman şöyle bir gerçek çıkıyor ortaya; seyircimiz hala kendi yüzünü perdede görmek istiyor.  Bence Türkiye gibi 70 milyon nüfuslu bir ülke hem yaratıcı güç hem de sermaye potansiyeli bakımından 40-50 film yapmaya muktedirdir. Öyle bir rakama ulaşmamız lazım ki bir Türk sinemasından söz edebilelim. Bu sadece popüler bir sinema değil, aynı zamanda genç arkadaşların yaptıkları (Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan gibi) daha kişisel bir sinemayı da yaşatabilmek için bu gerekli. Bu gençlerin yaptıkları iş beni çok umutlandırıyor açıkçası. Bu bakımdan Türk sinemasının geleceğine bir dönem karanlık bakarken artık öyle bakmıyorum. Sanıyorum tünelin ucuna geldik, daha nitelikli daha çok sayıda filmler üretilebilecek ve Türk sinemasından söz edebilecek duruma geleceğiz.

En sevdiğiniz yönetmenler, oyuncu ve filmler?

Beni en çok etkileyen yönetmen Antonioni, filmler ise Antonioni’nin Gece ve Güneş Batarken adlı filmleri. 16 yaşımdayken izlediğim çok iyi anlayamama rağmen farklı olduklarını sezinleyebilmiştim.  Yıllar önce Antonioni ile karşılaşmamızda “sinemadaki babam” sizsiniz demiştim.  Türkiye’de Metin Erksan 60’lı yıllarda yaptığı filmleriyle Sevmek Zamanı gibi beni çok etkilemiştir. Farklı kendine özgü üslubuyla  Türkiye’de de Metin Beydir.  Oyunculara gelince , yabancıları saymak istemiyorum; aralarında çok başarılı olanları var ama bizim oyuncularımız arasında da gerçekten çok disiplinli, özverili, yetenekli insanlar var.  Bunlar arasında Türkan Şoray gibi çok popüler starlar da olabilir, Zuhal Olcay gibi daha az popüler olan fakat müthiş bir oyunculuk potansiyeli olan oyuncular da olabilir. Netice itibariyle bizim de çok güçlü oyuncu potansiyelimiz var.  Onlarla çalışmak bana mutluluk veriyor. Son filmimde çalıştığım insanlara bakıyorum, özellikle Uğur Polat, Çetin Tekindor gibi oyuncuların sinemada yeterince değerlendirilmediğini düşünüyorum. Bu bizde bir eksiklik.

Görüntü  yönetmenliğiyle ilgili neler söyleyebilirsiniz? İyi bir görüntü yönetmeni nasıl  çalışır?

Görüntü yönetmeninin, filmde çalışacağı yönetmenin o güne kadar yapmış olduğu  şeyleri  görmüş olması, onu tanıyabilmesi ve yönetmenin dünyasını görsel bir biçimde nasıl yaratacağını anlaması  gerekir. Çalışılan filmin gerekliliklerine cevap verebilecek görüntü  düzenini kurabilmelidir.  Görüntü yönetmeninin tek başına yönetmenin ya da filmin taleplerinin dışında hareket etmesi ciddi bir sakınca oluşturur. Mutlaka o üsluba, o atmosfere yardım edecek, destek verecek; pelikürü seçmesi, mercekleri seçmesi, ışığın  –ki en önemlisi budur- nasıl olması gerektiğini belirlemesi gerekir. Ve bunu yönetmenle istişare halinde oluşturması gerekir. Yönetmenin nasıl bir dünya kurmak istediğini iyi anlaması  ve o dünyaya hizmet etmesi gerekir. İyi bir görüntü yönetmeninin tanımı budur.

Sıradaki projelerinizi öğrenebilir miyiz?  

Şu sıra Macit Koper’le çıkış noktası bir yolculukö olan bir arayış öyküsü üzerinde çalışmaya başladık. Bu çalışma bizi nerelere götürecek kestirmek çok zor. Bunu zaman gösterecek.

Eklemek istediğiniz bir şey yoksa bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.