Eleştiri |
Varlık Evi'nden Kovulan Çocuklar
Nagihan Konukcu
tasarim@sekans.org
İki Dil Bir Bavul
Yönetmen: Özgür Doğan, Orhan Eskiköy
Senaryo: Orhan Eskiköy
Oyuncular: Emre Aydın; Rojda Huz, Vehip Huz, Zülküf Huz, Zilkif Yıldırım
Görüntü Yönetmeni: Orhan Eskiköy
Kurgu: Orhan Eskiköy, Thomas Balkenhol
Yapımcı: Özgür Doğan, Orhan Eskiköy
Ortak Yapımcı: Pieter Van Huystee, Yamaç Okur, Nadir Öperli
ÖDÜLLER
* 15. Gezici Film Festivali - Gümüş Boğa Ödülü
* 15. Londra Türk Film Festivali - Seyirci Ödülü
* Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi İlk Film Ödülü
* Abu Dabi 9. Orta Doğu Film Festivali - En İyi Orta Doğu Belgesel Film Ödülü
* Uluslararası Romanya Film Festivali - En İyi Belgesel Film Ödülü
* Adana Altın Koza Film Festivali - Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü
* Adana Altın Koza Film Festivali - Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Ödülü
* 5. ZagrebDox - LITTLE STAMP En İyi Film
* Saraybosna Film Festivali - EDN Talent
2009 / 81’ / Türkiye – Hollanda
İnsan, salt kendi dilinde konuşmak/konuşulduğunu duymak yoluyla kimliğinin ve tarihinin, sınırlarını hayal gücüyle dahi çizemediği coğrafyalara uzandığı duygusuna kapılır. Benzer şekilde aidiyetlerimizi el yordamıyla edindiğimiz yaşamda, bizi var kılan tek şeye sarılırız hep; dilimize. Çünkü sadece dil, varlığımızın evidir (Heidegger).
Şimdi bu söylemi az sonra ‘açılım’ını yapacağımız filmimize uyarladığımızda o evi temelinden sarsmak gerekecek; öteki’nin ‘ben’ ve ‘devlet’ kıskacındaki tekilliği/tekinsizliği, etnik profilinden bilinçli olarak damıtılmış haliyle, yabancılaşma anlatısının merkezinde yeniden kurulacak/kurgulanacak.
Açılan ilk çerçeve aracın üzerinde biçimsizce duran bir bavul görüntüsünden, aracın içindeki hipnotize edilmiş gibi kameraya ‘gözünü diken’ esas köylüye oradan da sadece camdan dışarıyı seyreden ‘yolcu’ya kayar. İki karakterin görüntüsü arasındaki benzeşlik, iki ayrı dünyayı tanımanın, tanımlamaya çalışmanın eşiğinde kurulur. Köye varıldığında ‘yolcu’nun bavulunu indiren adamın kameraya fırlattığı kısa ve bölünmüş bakışla pekişen bu sahne fotoğraf olarak değil belki ama filmin gerçek yaşamla iç içe kurgulanmış anlatı ekseni açısından değerlidir.

İlk valizini bir Kürt şehrine hazırlayan horozkentli ‘öğretmen’ Emre, Kürtçe bilmez, Türkçe’yi de aksanlı söyler; abc’sini, yana yatık çizgilerini, sincapla cevizin hikayesini kapıp gelmiştir Türkiye’nin batısından aksi istikametteki Demirci Köyü’ne. Okulun bitişiğindeki sadece adı lojman olan ‘oda’sının kapısından içeriye attığı ilk adım ile yaşadığı hayal kırıklığına, zaman içinde kentte ‘elinin altında’ olan ve fakat bu topraklardaki yaşam pratiğinde kendine yer bulamayan birçok şeyin yokluğu eklenir. Sıradan olanaklara bile sahip değildir artık. Evinden uzağa düşmenin arazlarını paylaşmak, gsm şebekesi aracılığıyla anneye düşer.
İlk gün hiçbir öğrencisi okula gelmeyince, çareyi çocukların
evlerini dolaşmakta bulan, bu sayede ertesi gün sınıfın yarıdan
fazlasını ancak doldurabilen ve çocuklara kendini tanıtırken, daha
önce hiç öğretmenlik yapmamış olmasına çekine çekine vurgu yapan
Emre öğretmen, anlatısını anlamlı kılmak için idealist bir karakter
gereksinen film içinde, kendisini sadece irade ve seçim yokluğu
nedeniyle sistemin öğretisinin temsilcisi konumuna indirgediği
noktada izleyici karşısında ya ilk sıfırını çeker ya da olağanüstü
sempati toplar. Karşılıklı iletişimsizliğin temelinde kendisinin
payı olduğunu hiç düşünmez çünkü normal olan kendisidir, Türkçe
biliyor ve konuşuyor olmasıdır; kabul görmemesi için hiçbir neden
yoktur. Bu anlamda Kürtçe bilmeyen öğretmenin Türkçe bilmeyen
öğrencileriyle olan iletişimsizliği üzerine ‘gösterilen’ ve/veya
‘kurulan’ dramı için tasarlanan mesajda, emre öğretmenin bir
sorgulama ve çözüm üretme mekanizmasına sahip olduğu tezi var idiyse
eğer, bunun bir iç sesten fazlası olduğunu görmeliydik. Çünkü gerek
filmin yönetmenlerinin gerek birçok eleştirmenin ağız birliği ettiği
şey, vatana millete faydalı bir öğretmen olmak mitiyle donanıp onca
yolu tepmiş bir idealistle karşı karşıya olduğumuz. Oysaki
seyrettiğimiz idealize edilememiş bir idealistten fazlası değildir.
Karakterin izleyici ile paylaştığı biricik sorgu, ‘neden onun orada,
bu koşullarda olduğu’dur. Gerisi zaten vatan-millet-cehalet
üçgenidir.

Bu üçgenin tabanında yer alan ve öyküyü gerçeğe en yakın haliyle
kuşanan sınıf, klasik türk öğretisi için gerekli kompozisyona
sahiptir. Duvarlarda salınan Türk bayrakları, belirli gün ve
haftalar ile tarih çizelgesi gibi eğitsel birtakım eşyalarda
tasvirleşen milliyetçi/özcü kimlik, hemen sonra yakın coğrafyası
için anadil, anakarası için ‘yabancıca’ olan Kürtçe’nin ödev olarak
kendisine getirilmesi karşısında çocukları tek ayak üzerinde
bekleterek hizaya sokmaya çalışan, gelenekçi ve öğrenilmiş
bilgiye/bilgisizliğe sahip, enformatik açıdan yetersizken şimdi
fiziksel koşulları nedeniyle de sakatlanan bir öğretmen prototipiyle
tamamlanır. Sınıfta Kürtçe konuşmak yasaktır, çünkü öğretmen (baskın
görüşün/ulusal dilin temsilcisi) Kürtçe bilmemektedir, çocukların
(öteki’nin/alt kültürün/etnik unsurun temsilcileri) bu durumda
genel/olumlanmış/tartışılmaz olana itaati en doğrusu olacaktır.
Devlet baba, öğretmen oğlu eliyle bunu buyurmuştur ve oğul bunu
sorgulamayacak olanlar arasından kura ile seçilmiştir. Ders
anlatırken elindeki sopayı, yanına çağırdığı öğrencinin eline
tutuşturan Emre öğretmenin, bir çocukla iletişim kurmak için bir
diğer çocuğu aracı konumuna getirerek, dolayımlı iletişim kurma
çabası da bu düşünceyi doğrular. (Yabancı) bir dil öğretmek için
kaçınılmaz iletişim sürecinin salt konuşma/konuşturma ile değil,
Türkçe’den sonra öğretmeyi planladığı hayat bilgisiyle
beraber işlediği bilgisi insan olmanın kitabında varsa da, milli
eğitimin müfredatında yer almaz. Tuvalete gitmek için izin isterken,
kaleminin ucunu açarken, okul bahçesine ilk fidanını dikerken
anadilinden, varlık evinden kovulur Rojda, Vehip, Bahar; Zilkif
Zülküf oluverir. Kağıt sıkıştırılarak kapanan sınıf kapısı, bir
sistemin, egemen kültürle ‘aynı’lık taşımayanı, dilini kapının
dışında bırakmaya zorladığı bilinçaltının temsilidir. Sistem
öteki’ni yok etmez, ama kabul de edemez; aynılaştıramıyorsa,
yabancılaştırma aklını üretir. Başkasının varlık evinde sığıntı
yapar çocukları, kendi ‘ev’lerinin penceresinden baktıklarında bir
laf cümbüşü, hep bir ağızdan bağırış çağırıştan başka bir şey gibi
durmayan ‘and’lar okutur onlara, karnelerini zoraki pekiyilerle
donatır.

Okula gitmenin, tarlada çalışılmayan, derede çamaşır dövülmeyen, kardeşlere bakılmayan zamanlarda oyun oynamanın bir başka hali olduğu fikri gözlerinden, özensiz üst başlarından aşikar çocuklar ve onlara iyi davrandığı ve karne için para istemediği sürece annelerinin iyi olarak belleyecekleri öğretmen arasındaki isim karmaşası, bir komedi unsuru gibi dursa da, filmin en kilit okuma metnini açık eder. Zülküf ile Zilkif arasındaki fark insanın kendisi ‘olabilme/kalabilme’ hali ile müdahale edilerek ‘belirlenme/farklılaşma’ hali arasındaki gerilimdir. Zilkif dilini sözünü anlamadıkları bir yabancıyla oynadıkları bu oyundan çok sıkıldığından (kısaca Zülküf olmaktan) ya da bu farklılaşma halini ve bunun kaçınılmazlığını sezinlediğinden olacak, öğretmeni tarafından uyarılana kadar ya da arkadaşlarının yüreklendirmeleriyle işlerin hiç de fena gitmediğini anlayana kadar çantasını sırtından düşürmez. Okuldan eve döndüğünde ise önlüğü çıkarmak için sabır gösteremeyen Zülküf, bunu yardım almadan beceremez; önlüğü sıyırınca üzerinden, Zilkif olur yine içinden çıkıveren. Tanıdığı, bildiği yerde, güvendedir şimdi. Yarın yeniden Zülküf olana kadar…
Peki Türkçe’nin kendileri için bir sesler kümesi, işittikleri
herhangi bir ‘şey’ olmaktan öteye gidemediği Kürt çocuklara,
öğrenmeye çalıştıkları şeyin sadece bir dil olmadığını, beraberinde
tabi tutuldukları bu yabancılaşmanın, bu topraklarda yıllardır
süregiden etnik kimlik çatışmaları ve milliyetçilik sorunlarının
gölgesinde, iktidarların ve ulus-devletlerin düellosu olduğunu
anlatabilir mi Emre öğretmen? Kendisi bilir mi bu tarihi?
Köylülerden birinin Kürtçenin dilden sayılmadığına dair anlattığı
trajikomik enstantaneye ‘işte bu yanlış’tan öte yorum getiremeyen
eğitimsiz eğitimci, dilini döndüremediği bir dili yadsımak yetisiyle
donatılmıştır. Çünkü o mevcut sistemin ve ideolojinin korunmasının
yegane güvencesidir; edilgenliğiyle açıkça şunu söyler: ‘ Ben bu
toplumun konuşmayan vicdanı, devletin dipten yükselen iç sesi,
biricik vatanımın tek dilli, orta yollu evladıyım. Devletimin
menfaati için, devletim öyle istediği için, bizimle aynı dili
konuşmayanlara karşı hoşgörülü olmayacağıma, bu uğurda bütün
bireysel yiğitliklerimi ulu orta sergileyeceğime and içerim!’

Ana karakter üzerinden çıkarsamaya müsait tüm bu gerçeklik ve kurgu katmanlarının izlenme ve okunma evreleri arasındaki düşünsel süreçlerini dikkate alarak İki Dil Bir Bavul’u açılımlama eğilimi, iki katmanlı bir etki düzeyi yaratır; birincisi gösterdiği üzerinden yarattığı etkidir. Bir diğeri ise tarafsız durma gayreti ile üzerine kendi cümlelerini söylemeyerek dışarıda bıraktığı - ya da filmin içine al(a)madığı- ve fakat işaret ettikleri ile izleyicinin yargısı ve bellek muhasebesi üzerindeki uyarıcı etkisi. Bir kurmaca film için fazla doğrusal, bir belgesel içinse fazla biçimli duran anlatı, ana karakterinin genel ruh hali ve konuya hem çok yakın hem çok ötelenmiş duran maddi varlığıyla, filmi rastlantısal bütünlüğü içinde gerçeklikle ilişkilenmesindeki kırılma noktalarıyla salınır halde bırakır. İnsani bir zaafa dönüşmekten kendini kurtaramayan ve etki gücünü de bundan alan öykü niyet ekseninde denklemin öbür tarafına değer kaybetmeden geçse de, dramatik unsur ‘aşırı tarafsızlık’ nedeniyle politik bir proteze dönüşerek filmi ‘kolay’ bir dil ve görüntü evreninin ağına düşürür.
Emre öğretmen burada geçireceği bir yılının, Türkiye’de bir yandan eşelenip, bir yandan üstü örtülen bir gerçekliğe çengel atacak bir yaşanmışlık değeri olacağını kendisi de kestiremezdi belki ancak içimizden çekip çıkarılmış bu karakterle kurulan özdeşlik sayesinde, sinemamızın tarihi kayıtları içinde uzun süredir doldurulmayı bekleyen bir boşluk – ki o boşluk tam olarak neden kaynaklanır, bununla ilgili bir bilgiye sahip olamıyoruz!- gişesi ödüllerle tescillenmiş filmleri sarıp sarmalama içgüdüselliği ile İki Dil Bir Bavul sayesinde doldurulmuş olur! Türk seyircisinin de nicedir beklediği bir atılımdır bu. ‘Belgesel mi, kurmaca mı; biraz ondan, biraz bundan mı?’ tartışmalarının önü, filmin öyküsünü yönetmenlerden Özgür Doğan’ın öz yaşam öyküsünden esinler taşıyan bir geçmişten aldığı yönündeki bilgi ile kesilip, film için şüphe duymadan belgesel yakıştırması yapılır.
Her ne kadar işimize yarayacak olan kurulmamış, rolü
ezberletilmemiş, hani o ‘bizden biri’ olarak görünesi bir karakterse
de, Emre öğretmen kameranın varlığı karşısında her oyuncu kadar –
tüm kendiliğindenliğine rağmen yine de oynamaktadır çünkü - şekil
değiştirir; durağan ve devinimsiz kamera kullanımları ve ille de
hareket edilecekse zoom ile sağlanan zoraki yakınlık ve uzaklıkla
beraber, uğradığı değişimi, bir bakıma kamera dışında ve bizim
görmediğimiz zamanlarda yaşar, kadraja daha sonra dahil olur. Bu
başkalaşmanın zamansal sıçramalarının anne ile yapılan konuşmaların
gündemi, öğrencilerle yaşanılan iletişimsizliğin yarattığı baskı ve
mevsim geçişleri üzerinden verilmesi ve tüm bunların arka fonundan
müziğin kovulması, filmin nefesini idareli kullanma içgüdüsüdür;
çünkü bu filmin dili, seyircinin dili olmalıdır!

Bununla beraber seyirci filmin final sahnesinde söz hakkını çocuklara kaptırır. Okul biter bitmez horozkentli Emre memleket yollarına düşer bir dil bir bavul; çocuklar da kendilerini oyuna bırakırlar; çocuk olmanın şeffaflığında kaybolur gider bütün bir yılın telaşı. Dil sorunsalı yılan hikayesine döner; dokunmazsan taş gibi durur da öylece yerinde. Sadece kimine göre kara, kimine göre yeşildir, hepsi bu. Koşarak köyün deresine atlar çocuklar, şen şakrak gülüşleri arasından akar gider yılanın hikayesi de. Kamera Emre öğretmeni bırakmıştır artık, çocukların ardına düşer varlık evlerinin yolunu tutturmuş giderlerken peşi sıra. Şimdi öğretmen de çocuklar da eskisi kadar mutludur kendi sığ sularının kıyılarında…